Bu yazıyı bilerek bir karar verdikten sonra, biraz da içim rahatlasın diye yazıyorum. Çünkü iki ev arasında kaldığımız o üç hafta, evlilik boyunca yaşadığımız en gergin pazarlık dönemiydi diyebilirim. Ev değil, aslında nasıl bir hayat istediğimiz konusunda anlaşamamıştık.
9 Nisan'da, Çankaya tarafında, beysukent-cayyolu-incek-oran-ve-golbasi-detayli-analiz/" class="auto-inline-link" style="color:#2271b1;text-decoration:underline;">Çayyolu'na yakın bir villayı gezdik. İki katlı, bahçesi küçük ama bakımlı, içeri girer girmez insanın "tamam, burada otururum" dediği tarz bir yer. Eşim Derya daha kapıdan girerken mutfağa âşık oldu. Adaya dokundu, "buranın taşı gerçek mermer" dedi. Emlakçı arkamızda durmuş gülümsüyordu, çünkü işinin bittiğini anlamıştı.
Sorun şuydu: o ev bizim üst sınırımızın epeyce üzerindeydi. Aradaki farkı kapatmak için ya kredinin vadesini uzatacaktık ya da benim arabayı satıp Derya'nın annesinden bir miktar borç isteyecektik. İkisi de içime sinmiyordu.
Aynı hafta, bambaşka bir his: Gölbaşı
Üç gün sonra Gölbaşı tarafında, gölün biraz iç kısmında kalan bir villaya baktık. Çayyolu'ndaki evle kıyaslayınca metrekare olarak daha büyüktü, bahçesi neredeyse iki katıydı, fiyatı da bütçemizin tam ortasına oturuyordu. Mantık bağıra bağıra "burayı al" diyordu.
Ama bir sorun vardı. Benim işyerim Söğütözü'nde. Gölbaşı'ndan sabah trafiğinde oraya gitmenin ne demek olduğunu, o evi gezdiğimiz günün sabahı bizzat deneyerek anladım. Saat 8'de yola çıktım, ofise 9'u çeyrek geçe vardım. Üstelik o gün yağmur bile yoktu. Aklımda hemen şu hesap döndü: günde iki saat yolda, haftada on saat, ayda kırk saat. Yılda neredeyse iki tam haftamı arabada geçirecektim.
Derya'ya bunu anlattığımda verdiği cevabı hiç unutmayacağım:
"Sen o iki haftayı zaten ofiste de bahçede de değil, telefonla uğraşarak geçiriyorsun. Çocuk büyüdüğünde 'babam hep yoldaydı' mı desin?"
Tartışma orada kızıştı. Çünkü haklıydı ama ben de haklıydım. Gölbaşı'ndaki ev hem büyüktü hem ucuzdu hem de oğlumuz Kerem için bahçe muhteşemdi. Çayyolu'ndaki ev ise pahalıydı ama hayatımı kolaylaştırıyordu.
Kerem'in oyu
İşin garibi, kararı bir bakıma yedi yaşındaki oğlumuz verdi. İki evi de gezerken onu da götürmüştük. Çayyolu'ndaki evde salonda durup "burası küçük" dedi, sonra Gölbaşı'ndaki bahçeyi görünce koşmaya başladı, bir köşede de küçük bir kurbağa buldu, yarım saat onunla uğraştı. Eve dönerken arabada uyuyakalmadan önce "baba o kurbağalı eve gidelim" dedi.
O an Derya bana baktı, ben Derya'ya baktım. İkimiz de gülümsedik ama içimde hâlâ o trafik düğümü vardı.
Listeye yazdığımız ama bir türlü tartmadığımız şeyler
O üç hafta boyunca buzdolabının kapağına bir kâğıt astık. Bir tarafta Çayyolu, bir tarafta Gölbaşı yazıyordu. Her aklımıza geleni altına ekliyorduk. Komik olan şu: kâğıdı doldurdukça aslında ikimizin önceliklerinin ne kadar farklı olduğunu gördük. Derya'nın listesinde mutfak, ışık alan salon, çocuğun okula yürüme mesafesi vardı. Benim listemde ise işe mesafe, aidat, ısıtma gideri, ileride satarken değer kaybı gibi maddeler. Aynı evi gezmişiz ama iki ayrı eve bakmışız resmen.
Bir akşam bu listeyi masaya koyup tek tek puanladık. Önce kavga ettik, çünkü Derya "sen her şeyi paraya bağlıyorsun" dedi, ben de "sen de her şeyi hisse bağlıyorsun" dedim. Ama o tartışma aslında işe yaradı; çünkü ilk kez evleri değil, kendi değerlerimizi konuşuyorduk. Tavsiye ederim: eşinizle ev ararken bir kâğıt açın, herkes kendi maddesini yazsın. Çıkan tablo evden çok evliliği anlatır.
Vazgeçtiğimiz ev ve gerçek sebebi
Sonunda Çayyolu'ndaki o güzel evden vazgeçtik. Açık konuşayım, mermer mutfaktan değil, faizden vazgeçtik. O dönem konut kredisi faizleri canavar gibiydi; hesap makinesini açıp aradaki farkın otuz yıllık geri ödemesini gördüğümde, "bu evde mutlu olmak için her ay bu kadar mı ödeyeceğim" diye sordum kendime. Cevap hayırdı.
Ama sırf paradan da değildi. Çayyolu'ndaki evi tekrar gezmeye gittiğimizde, komşulardan biriyle merdivende karşılaştık. Selam verdim, başını hafifçe salladı, geçti gitti. Küçük bir an ama bende iz bıraktı. Gölbaşı'ndaki evi gezerken ise yan villadaki amca bahçe çitinin üstünden "hayırlı olsun, alıyor musunuz, biz on yıldır buradayız, çok memnunuz" diye seslenmişti. İki farklı dünyaydı.
Trafik meselesini nasıl çözdüm
Gölbaşı'na karar verdikten sonra trafik korkumu yok edemedim ama yönetmenin bir yolunu buldum. İşyerimle konuştum, haftada iki gün evden çalışma izni aldım. Geri kalan günler için de sabah 7'de değil, 7'den önce çıkmayı denedim; yarım saat erken çıkınca yol gerçekten yarıya iniyor. İlk başta çözülemez sandığım şey, biraz esneklikle katlanılır hale geldi.
Şunu da dürüstçe yazayım: keşke bu denemeyi karar vermeden önce yapsaydım. İki evi de aynı sabah, aynı saatte trafiğe sokup karşılaştırsaydım kafam çok daha net olurdu. Bir evi sadece içine girip beğenmek yetmiyor; o evden işe, okula, markete kaç dakikada gittiğinizi gerçekten ölçmeden imza atmayın derim.
Şimdi ne hissediyorum
Taşınalı birkaç ay oldu. Bazı sabahlar trafikte sıkışıp Çayyolu'ndaki o mutfağı düşünmüyor değilim. Ama akşam eve geldiğimde Kerem'in bahçede koşturduğunu, Derya'nın domates fidesi diktiği o köşeyi görünce içim rahatlıyor. Hiçbir ev kusursuz değil; her seçim bir başka şeyden vazgeçmek demek. Biz büyük bahçeyi ve uygun fiyatı seçtik, karşılığında yolu kabullendik.
Eğer siz de Ankara'da iki bölge arasında kaldıysanız, tek tavsiyem şu: evi değil, o evden yaşadığınız hayatı kıyaslayın. Mutfağın taşı birkaç ayda alışkanlık olur ama her sabah aynı trafik, yıllarca canınızı sıkar. Ya da tam tersi: kısa yol uğruna küçük bir bahçeye sıkışmak da bir gün içinizi daraltabilir. Doğru cevap herkes için ayrı. Bizimki kurbağalı bahçeydi.